0,00
 

Çocuklar için yazdığı elliyi aşkın kitapla dünya çocuk edebiyatında önemli bir yere sahip olan, özellikle okul yaşamına ilişkin temalar ve öğrenci-öğretmen iletişimi üzerine kurguladığı romanlarıyla tanınan ödüllü yazar Andrew Clements'la, Türkçe'deki ilk romanı Bunun Adı Findel'in yayımlanmasının ardından yapılan söyleşi, Akşam Gazetesi Kitap Eki'nin Kasım 2007 sayısında yayımlandı.

Ünlü yazar Andrew Clements'ın yaşayan, değişen bir olgu olan dili ele aldığı Bunun Adı Findel çıktı. Kalem yerine "findel" demeye başlayan küçük Nick'in uydurduğu bu anlamsız sözcük önce kasabada sonra ülkede hızla yayılır. Clements kitabında dilin ihtiyaç duyulan kavramları tanımlamak için yeni yeni sözcüklerle zenginleşebileceğini eğlenceli bir üslupa dile getiriyor.

Findel fikri aklınıza nereden geldi?
Andrew Clements: 1990 yılının bir sonbahar günü bir grup ilkokul bir ve ikinci sınıf öğrencisiyle konuşuyordum. İlk kez konuk yazar olarak okullara gittiğim günlerden biriydi. Sözcüklerin nasıl çalıştığı ve sözcüklerin gerçekte ne olduğu konusunda küçük bir ders veriyordum. Çocuklara sözcüklerin nasıl olup da sadece onlara verdiğimiz anlamı taşıdıklarını anlatmaya çalışıyordum. Kocaman bir sözlüğe işaret edip, oradaki sözcükleri onlar ve benim gibi sıradan insanların oluşturduğunu ve yeni yeni sözcüklerin sürekli yaratıldığını söylediğimde bana inanmadılar. Cebimden bir kalem çıkarıp şöyle dedim: "Örneğin, eğer bugün burada hepimiz artık buna "kalem" dememeye ve bundan böyle buna… "findel" demeye başlasak..." Findel sözcüğünü orada uyduruverdim ve çocukların hepsi gülmeye başladı, çünkü tuhaf geldi onlara. Sonra da, "Evet, gerçekten, yeterince insan yeni sözcüğümüzü kullanmaya başlarsa, beş ya da on yıl sonra findel gerçek bir sözcük olarak sözlüğe girer," dedim. Arka tarafta bir çocuk kaşlarını çattı ve başını hayır anlamında sallayarak, "Yoo, bu olanaksız. Öyle sözcük uydurup sonra da onu sözlüğe sokturamazsınız. Olmaz öyle şey," dedi. O zaman ben de, "Peki. Okul yolunda zaman zaman gidip şeker falan aldığınız bir bakkal dükkânı var, değil mi? Bugün okuldan çıkınca oraya gidin, tezgâhın üstüne 1 lira koyun ve satıcıya, gözünün içine bakarak şöyle deyin: 'Bir Findel istiyorum.' Diyelim ki, orada bir kadın çalışıyor. Size aklınızı kaçırmışsınız gibi bakacak, ama siz yine de o sözcüğü tekrarlayın: 'Bir findel istiyorum; biliyorsunuz işte, findel.' Bunu iki, üç kez daha söyleyin ve sonra ona yardımcı olun. İçinde kalemlerin durduğu kutuyu işaret ederek, 'İşte, oradalar!' deyin. Ertesi gün bir başka çocuğu aynı dükkâna yollayın, o da aynı kadına gidip findel istesin. Kadın bu sözcüğü anımsayabilir ya da anımsayamaz. Ama beşinci günde, beşinci farklı çocuk gidip de aynı kadından bir findel istediğinde ne olacak? Tezgâhtaki kadın ne yapacak? Arka taraftaki çocuk beni iyi izlemişti ve ne olduğunu anladı. Bunu onun yüzünde görebiliyordum. Ve hemen şöyle dedi: "Kadın, 'Mavi mi istiyorsun, kırmızı mı?' diyecek!" O zaman çocuğa sordum: "Niçin öyle diyecek?" Arkadaki çocuk, "Çünkü artık findel o kadın için gerçek bir sözcük olacak," dedi. Evet, gerçek buydu: Dükkândaki o kadın için findel gerçek bir sözcük olacaktı. Bu 'kalem' anlamına gelecekti. Ve eğer o kadın bu sözcüğü öğrenebiliyorsa, başkaları niye öğrenemesin? Çocuklar bu fikre bayıldı ve birkaç yıl boyunca bir okul ya da kütüphaneyi ne zaman ziyarete gitsem aynı hikâyeyi anlattım. Sonra bir gün evde oturmuş yeni bir öykü için fikir aramak üzere hayatımı gözden geçirirken şunu merak ettim: Diyelim ki, çocuğun biri yeni bir sözcük kullanmaya başlıyor ve öteki çocuklar bu sözcüğü gerçekten çok beğeniyorlar, ama İngilizce öğretmeni beğenmiyor, o zaman ne olur acaba? Böylece bir kitap fikri çıktı ortaya ve hatta, bakkal dükkânında çocuklar bölümünü romanın parçası olarak kullandım.

Dil sanatı, sözcüklerin kullanım ve anlamları kitaplarınızda öne çıkıyor. Sizi sözcüklerin gücünü açıklamaya ve sözcüklerin gücünü okuyucularla paylaşmaya iten nedir?
AC: Bu, sanıyorum dilin büyüleyici olmasından kaynaklanıyor. Çoğu insan durup da sözcüklerin işleyişi üzerine düşünmez. Bir zamanlar sözcükler neredeyse kutsal sayılırdı ve okuma yazmayı ilk öğrenen kişiler rahipler, şamanlar, kutsal şeyleri bildiklerine inanılan kişilerdi. Bir okula konuk olduğumda, bazen çocuklara şunu sorarım: "Her gün kullandığınız her sözcük için bir kuruş gibi ufak bir para ödeseniz ne olacağını hayal edin." Sözcükler bedavadır, onlar kullanılıp tüketilmez, fikirdir onlar. Sözcüklerle düş görürüz, düşünürüz, iyi ve kötü düşüncelerimizi ifade ederiz, hayal ederiz, dua ederiz... Sözcükler hayret verici şeylerdir. Çocuklar bunu fark ettikleri oranda sözcüklerin gücünün bilincine varıyorlar. Bu bilinç bizleri daha iyi düşünen ve kesinlikle daha iyi yazıp, daha iyi konuşan kişiler haline getiriyor.

Bunun Adı Findel'de yer alan başlıca karakterler tanıdığınız insanlara mı dayanıyor?

AC: Kitabın kahramanı Nick, tanıdığım hem kız hem erkek pek çok çocuğun ve benim bir karışımım. İngilizce öğretmeni Bayan Granger da tanıdığım ve bazılarıyla birlikte çalıştığım öğretmenler ve yine kendimden kattığım bazı parçalardan oluştu. Bunun Adı Findel; çocuk, öğretmen ve ebeveyn olarak deneyimlerimden bazılarını da içeriyor. Nick'in çok sevdiğim taraflarından biri tam sınırda olması. Dostlarımdan birinin dediği gibi, "neredeyse yaramaz" oluşu. Ama Nick o denli zeki ve komik, o kadar iyi kalpli ve aynı zamanda güzel fikirleri var ki, her şeyini affediyorsunuz. Daha uzun öyküler yazmaya başladığımdan beri, yaşam deneyimlerinin hikâyelerin içine katılması beni hep büyüledi. Sanırım bunun böyle olduğunu hep biliyordum, ama bunu bir okuyucu değil de bir yazar olarak yaşamak benim için hep yeni ve ilginç olmuştur.

Burada da olduğu gibi pek çok kitabınızda bir öğretmene meydan okumak için harekete geçenin hep bir 5. sınıf öğrencisi olduğunu fark ettik. 5. sınıf öğrencilerinin size etkileyici gelen yanı nedir?

AC: İlköğretim alanında uzun süre çalışmış biri olarak 5. sınıf öğrencilerinin gençlerden daha çocuk olduklarını söyleyebilirim. 5. sınıf öğrencileri konusundaki duygularım okulları ziyaret edip öğrencilerle konuştukça daha da pekişti. Onlara bazı şeyler söylediğinizde bunu anlarlar. 5. sınıf öğrencileriyle 3. ya da 4. sınıf öğrencileriyle konuştuğunuzdan çok farklı bir düzeyde konuşabilirsiniz. Şu sırada başlıca iki karakterin 6. sınıfta iki kız öğrenci olduğu bir kitap yazıyorum. Bu bir değişim! Tümüyle farklı bir kitap ve biraz daha gelişmiş deneyimleri ele alıyor. Bu kızlar New York'ta oturuyor. Bu bile tek başına farklı bir deneyim. Onların 6. sınıfta olması doğal oldu, yani bir bakıma 12 yaşında "çok yaşlı" çocuklar onlar.

Okullara yaptığınız ziyaretlerden söz ettiniz. Bu ziyaretleriniz araştırma amaçlı mı, yoksa okuyucularınızla iletişim kurmanın bir yolu mu yalnızca? Öğrencilerle bir araya gelmeyi seviyor gibisiniz.
AC: Gerçekten çok keyif alıyorum. Yazım işine harikulade bir uyum oluşturuyor. Yazarken sessizliğe ve yazımı tamamlamaya yetecek zamana ihtiyacım var. Yani çok çocuklu, çok gürültülü, çok aktif ve inanılmaz enerji dolu bir okul ortamının tam tersi. Ama çocuklar için yazıyorum, aslında öğretmen olmamın nedeni de bu. Çocuklarla olmaktan keyif alıyorum. Yaptığımın birine yardımcı olduğu, birinin eğitiminin parçası olduğum ya da birinin çocukluğunun parçası olduğum duygusu bana keyif veriyor. Ne büyük sorumluluk! Benim için bir okulu ziyaret etmek her bakımdan harika. Bu bana, okula bir günlüğüne öğretmen olarak geri dönme olanağı veriyor. Her şey ziyaret ettiğim çocukların yaşına ve okulun benden neye odaklanmamı istediğine bağlı. Dolayısıyla harika bir deneyim. Eğlenceli, sonu gelmeyen bir araştırma... Gerçek öğrenciler ve gerçek öğretmenlerle iletişim içinde olduğumu hissediyorum. En azından yazdığım kitapların büyük bir bölümü okul deneyimlerine ilişkin. Aslında kitaplarımın çoğu "okul öyküleri" diye adlandırılan türden kitaplar ve temelde hepsi öğrenciler ve öğretmenler konusunda, okul ortamında gelişen öyküler. Dolayısıyla, bu ziyaretler yazdığım konularla iç içe olmamı sağlıyor ve çok da keyifli oluyor.

Öğrenciler okudukları kitapların yaratıcısını tanıdıkları için şanslılar...
AC: Benim büyürken hiç yaşamadığım bir deneyim bu. Yeni bir olgu ve pek çok önemli konuya işaret ediyor. Okumaya ve kitaplara bağlılığın bir göstergesi. Sanıyorum, ekranın zamanımıza tecavüzüyle, bu bir ölçüde teknolojik devrim tarafından da tetiklendi. Ziyaret ettiğim her yerde, öğretmenler, ebeveynler ve kütüphaneciler kitapların eğlenceli olduğu ve onlarla geçirilen zamana değdiği izlenimini vermeye çok hevesliydiler. Ekrana ayrılan zamanın çocuğun tüm zamanını almaması çok önemlidir; çünkü, ekrana ayrılan zamanla sayfaya ayrılan zaman çok farklıdır. Sayfaya ayrılan zamanda tek başınızasınız ve karşınızda tek bir başka ses var. Ama ister televizyon, ister bilgisayar ya da bilgisayar oyunu olsun, ekran zamanında tek başınıza değilsiniz.

Eğitimci ve yazar olarak deneyimlerinize dayanarak sizce çocuk kitaplarında eğlenceyle eğitim nasıl bir dengede olmalıdır?
AC: Doğrusu, eğitim tuhaf bir sözcük. Her şey bir bakıma eğitimdir; ancak, burada konu "doğru" eğitim olmalı. Özellikle çocuklardan söz ettiğinizde, denge için çok temel bir soru sormak gerekir: Bu kitap ya da televizyon şovu ya da internet sitesi iyi mi? Çocuğun zamanını buna vermesine değer mi? Bu, o çocuğu bir birey olarak ileri götürecek mi? Çocuklara kim olduklarını, ne bildiklerini, ne sevdiklerini, neler yapabildiklerini daha iyi anlamalarına; bir beceri, önemli bir konuda anlayış geliştirmelerine yardımcı olacak mı? Bu nedenle, soru hep bu olmalı ve sanıyorum, "doğru denge" noktası bir bakıma her durumda yeniden ele alınmalı. Ama asıl soru, denge. Hiçbir şeyin çok fazlası kesinlikle sağlıklı değildir. Eğer her şey dengede tutulursa, o zaman sanırım buna iyi bir eğitim denebilir.